ey sevgili uzatma dünya sürgünümü benim
• 10/2/2007 - necip fazıl kısakürek
1904 - 1983 26 Mayıs 1904'te, Perşembe günü sabaha karşı, İstanbul'da büyük bir konakta doğdu. Kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve Osmanoğullarından daha eski bir familya olan Dülkadiroğullarına bağlı "Kısakürekler" soyuna mensuptur. Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa'da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş, gayet enteresan ve alakaya değer bir insan olan Abdülbâki Fazıl Bey (öl. 29 Kasım 1920); annesi, Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir müslüman-Türk kadını Mediha hanımdır. (öl. 10 Haziran 1977) Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinâf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han'a Ermenilerce girişilen suikastin tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902'de "Legion d'honneur" nişaniyle ödüllendirilen vekâr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi'dir. (öl. 19 Mayıs 1916) Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, tek oğlunun tek oğlu olarak Mehmet Hilmi Efendi'den aldı; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrendi. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden "yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku" şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir "tütsü çanağı" olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş'taki Konak'ta geçirdi. Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi'den sonra, haşarılığının önüne geçmek için onu 5-6 yaşlarında bir sürü "abur cubur" romanla tanıştıran, eski Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa'nın kızı, büyükannesi Zafer Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay sahibi oldu. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadiseyi teşkil etti. Bahriye Mektebi'ne gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere'de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebinden başlayarak çeşitli okullara devam etti. Fransız Papaz ve Kumkapı'daki Amerikan kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad mektebine verildi. Yatılı olan bu mektepte de fazla kalamayınca, bir süre için Büyük Reşit Paşa Numûne mektebine ve seferberlik sebebiyle gidilen Gebze'nin Aydınlı köyünde, köyün ilk mektebine yazıldı. İlk mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi'nde bitirdi. 1916'da, "Ne oldumsa bu mektepte oldum" dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği "Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahâne"ye imtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Hayatının en nazik dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle ona, kendisini gösteren bir ayna, parlak bir zemin oldu. İlk metafizik arayıcılıkları ve zabitlerin bile benimsedikleri "Şair" lakabı ile ilk aruz talimleri orada başladı. Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verdi ve mektepten ayrıldı. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini ikmal ettiğine dair diplomasını aldı. (1920) 17 yaşında, o günkü adiyle " İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi "ne girdi. (1921) O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar) edebiyat alemini, Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua, Dergâh, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua ve Hayat Mecmuası teşkil etmekteydi. Bu âlem içinde ilk şiirlerini Yeni Mecmua'da yayınladı. (1922) Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra, 20 yaşında, Maarif Vekaletinin Avrupaya tahsile gönderilecek ilk talebe grubu için açtığı imtihandaki başarısiyle üniversitedeki (sömestre)lerini resmen tamamlamış sayıldı ve Paris'e gönderildi. Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümüne girdi. (1924) Paris hayatı, kendini arayışının müthiş his helezonları, korkunç girinti ve çıkıntıları arasında, nefs cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo çizdi. 1925'te ilk şiir kitabı "Örümcek Ağı"nı bastırdı. O yıllarda bankacılık yeni ve gözde bir meslekti. "Felemenk Bahr-i Sefit Bankası"nda çalışmakta olan Salih Zeki'yi ziyarete gittiği bir gün, arkadaşının teşvik ve tavassutu ile aynı bankada işe başladı. Daha sonra gayet kısa sürelerle Osmanlı Bankasının Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalıştı. 1928 - 29 senelerinde "Bâbıâli" adlı otobiyografik eserinde tafsilatlı şekilde anlattığı, Bâbıâli palamarına bağlı "Bohem Hayatı"nı son kertesine çıkardı. Henüz 24 yaşındayken, "Kaldırımlar" isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü 1928 yılı, onun şiir diyapozonunun herkesce beğenilmek noktasından en dik irtifaları kaydettiği basamak oldu. Bütün eser mevcudu 64 yaprak ve 128 sahifeyi geçmezken, hakkında yazılıp çizilenler bunu kat kat geçmişti.
1929 yazının sonlarına doğru gittiği Ankara'da, içinde 9 yıl müddetle çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği İş Bankasına Umum Muhasebe Şefi olarak girdi. (5 Ağustos 1929) Taksim'deki meşhur tarihi bina Taşkışla'nın 5'inci Alayının Zâbit kıtasında 6 ay neferlik; Harbiye'de İhtiyat Zâbit Mektebinde 6 ay talebelik, peşinden de 6 ay subaylık yaptı. 18 aylık bu askerlik macerası, 1931 senesinin başlarından 1933 senesinin ilk aylarına kadar fâsılalarla devam etti. Askerliği bittikten sonra Ankara'ya döndü. Üçüncü şiir kitabı "Ben ve Ötesi'nin çıkışından sonra artık renk renk konfeti yağmuru altında ve şöhretinin zirvesindeydi. Fikirde, daima ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi, sır idrâkine bağlı ve İlâhî vahdeti tasdikçiydi. Yani, çocukluk günlerindeki ilk ürpertilerinden 1934 yılına kadar, dur-durak bilmez taşkın ve başıboş ruhu, muazzam çalkalanmalarına ve anaforlarına rağmen ana istikâmetini hiç kaybetmedi. • "O ve Ben" adlı otobiyografik eserinde, hayatının en "kritik" kesitlerinden biri olan "Bahriye Mektebi Yılları" itibariyle, birkaç cümleyle özetlediği, 30 yaşına, yani 1934 yılına kadarki muhasebesi şöyledir: "O güne kadar muhasebem, her unsuriyle hassasiyetimi gıcıklayan koca bir konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örülen mırıltılı kapılar arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassemin sınırı tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli) duygusundan ibaret... Bana çocukluğumdan kalan ve ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet, sonunda, Büyük Velî'nin eşiğine yüz süreceğim âna kadar -otuzuna yaklaşıncaya denk- mücerret, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarıma devamlı fısıltısını akıttı. Oniki yaşımdan yirmi küsur, hatta otuz yaşıma kadar süren, güya kendime gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıya; seslerin, renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakikatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor; ve arada bir bu nöbetçinin selâmını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona: -Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et! Diyemiyordum. Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur. ...Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini..."
1934'de bir akşam, nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaziçindeki evine dönmek için bindiği "Şirket-i Hayriye" vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremiyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona, kâinat çapında bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin adresini verdi. Sıcak bir ilkbahar günü, yanına Abidin Dino'yu aldı ve Eyüb sırtlarına çıktı. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kaldı ve bir daha bırakmamacasına o Büyük Zat'ın eteklerine yapıştı. Hikayesi "O ve Ben"de yer alan, korkunç bir fikir buhranına (crise intellectuelle), büyük ruh ıstırabına çattığı 34 yılı, bu yüzüyle ise, hayatının en belalı senesi oldu. Yaşadığı buhranlı günlerden sonra Efendisinin manevi tesiriyle açılan kitaplık çapta eser verme devrinin ilk eseri "Tohum"u yazdı. (1935 1936'da Celal Bayar'ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkardığı ve 16 sayı sürdürdüğü "Ağaç" Mecmuası, dönemin önde gelen entellektüellerini çatısı altında topladı. Uzun süredir üzerinde çalıştığı, büyük ruh çilesinin sahne destanı "Bir Adam Yaratmak" piyesini 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak'ta bitirdi. (8 Temmuz 1937). Eser ilk defa 1937-38 kışında, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda Muhsin Ertuğrul tarafından temsil edildi ve muazzam bir alaka doğurdu. 1938 senesinin başlarında Ulus Gazatesi yeni bir Milli Marş..için..müsabaka..açtı. Ayrıca kendisine özel olarak yapılan teklifi; öne sürdüğü işi umumileştirmekten..yani "müsabaka"dan vazgeçilmesi şartının hemen kabulü üzerine benimsedi ve sonunda "Büyük Doğu Marşı" olarak kalan şiiri yazdı.
Sonbaharda, artık kendini "dolap beygirinden farksız" hissetmeye başladığı Bankadan istifa etti (10.10.1938); ve vakit geçirmeden Haber gazetesine girdi. Kısa bir süre sonra da Son Telgraf gazetesinde, Bâbıâlinin önde gelen muharrirlerinin aksine, İkinci Dünya Savaşının kaçınılmaz olduğu görüşünü savundu ve haklı çıktı. Hâdiseleri önceden haber verir mahiyetteki teşhis ve tahlilleri karşısında muhalifleri ancak şöyle diyebildi: "- Bu adam ne derse çıkıyor!.." Zamanın Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarına Hoca olarak tayin edildi. Bu Profesörlük işinin trenlerde kondöktörlüğe döndüğünü ileri sürerek Hasan Âli'den İstanbul'da bir görev istedi. Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimari kısmına atandı. Ayrıca Robert Kolej'in son sınıflarında Edebiyat Hocalığı yaptı. 1939'da, ileride baş köşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yaşadığı anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile) verdi. 1940 yılında Türk Dil Kurumu hesabına "Namık Kemal" isimli bir eser kaleme aldı ve vaktiyle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin Ulu Hakan Abdülhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser zâviyesinden tetkiklerini derinleştirdikçe bizzat gördü. 1941 senesinde, yine köklü bir..familyadan; "Bâbanzâde"lerden, Ahmed Naim Efendi'yle kardeş çocuğu olan Recai Bey'in kızı, Yahya Nüzhet Paşa'nın torunu..Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlendi. Bu..evliliğinden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) isimli beş çocuğu oldu. 1942 kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum'a askere gönderildi. Askerken yazdığı siyasi..bir..yazı..sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapis cezasını..Sultanahmet cazaevinde tattı. Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli 1936'da başlamış, o yıldan 1943'e kadar geçen 7 yıl içinde, İslâmi temayülü "Şahsi bir zevk ve saklı bir telkin" planında kaldığı için, ne devlet ne de basında kimseyi ürkütmemişti. Yalnız bazı münekkitler ve yazarlar hiçbir mânâ veremedikleri ondaki bu eğilimi hazmedememişler ve çeşitli klişe yakıştırmalarda bulunmuşlardı: "İslâm komünisti!" "Hayır! İslâm faşisti" "Yok, yok neo-müzülman" "Sırf züppelik olsun diye müslümanlık taslıyor!" "Sabık şair; şiirine yazık etti!" "Ahmak burjuvaları şaşırtmak merakında bir sanatkar mizacı!.." İşte 1943, Sanatkarın fildişi kulesinden agoraya indiği; tam olarak belirdiği tarihtir: İçini öyle bir sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı kapladı ki, artık çalışamaz oldu ve mücadelesini bir ömür; hükümetiyle, partisiyle, basıniyle, hocasiyle, gençliğiyle kendi açtığı bütün cephelerde tek başına sürdüreceği Büyük Doğu Mecmuası'nın ilk sayısını çıkardı. (17 Eylül 1943) Sonraki dönemlerine bir hazırlık kademesi olan derginin bu ilk devresi, 30'uncu sayıda "Allaha itaat etmeyene itaat edilmez!" meâlindeki bir Hadîs-i Şerif yüzünden, rejime itaatsizliği teşvik suçlamasiyle 1944 Mayısında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı. Gün geçirilmeden Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki hocalığından kovuldu ve ikinci askerliğine ikinci defa sevkedilerek Eğridir'e sürüldü. Bu ilk devresinden sonra, 2 Kasım 1945'ten başlayarak 5 Haziran 1978'e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve periyotlarda tam 16 devre yayın hayatını sürdüren Büyük Doğu'yu cilt cilt eser faaliyetinin yanı sıra, 36 sene müddetle tek başına omuzladı; büyük bir fikir ve aksiyon zemini kurdu. 2 Kasım 1945'de Büyük Doğu yeniden çıkmaya başlayınca, onu, birdenbire; "eski İktisat Vekili Fuat Sirmen'e neşir yoluyle hakaret, Dini tezyif, memleket dahilinde teşekkül etmiş İktisadî, hukukî, siyasî, idarî rejimleri devirmek yolunda propaganda" gibi birçok adlî takibat ve muhakemeyle yüzyüze bıraktı. 1946 senesinin sonlarına doğru, 13 Aralık tarihli sayısında; kapak yaptığı mücerret bir kulak resminin altındaki "Başımızda kulak istiyoruz!" yazısı İnönü'nün kulaklarının duymuyor olması hakikatiyle birleşince Örfi İdarece tekrar kapatıldı. Birkaç gün sonra Başbakan Recep Peker tarafından Ankara'ya çağırıldı. Recep Peker'in sadece "biraz ölçülü" davranması ve fazla aleyhte yazmaması karşılığı 100.000 lira teklifi, kabul etmediği takdirde ise açık açık zindana atılma tehtidiyle karşılaştı. O günler için bir servet demek olan deste "söz" olmaktan çıkmış, üstündeki "Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası" bandajiyle birlikte önündeki masaya bırakılmıştı. Çok geçmeden; kapatılan dergide tefrika edilmeye başlamış olan "Sır" isimli piyesinden dolayı "Milleti kanlı ihtilale teşvik" suçlamasiyle mahkemeye çıkarıldı. Artık büyük mücadele yolundaydı. 1947 baharında (18 nisan) Büyük Doğu'yu yeniden ve üçüncü defa çıkardı. Birkaç ay sonra (6 haziran) "Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden İstimdat" başlıklı Rıza Tevfik'e ait bir şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme karariyle tekrar kapatılırken kendisi de tutuklanarak hapse atıldı. "Türklüğe Hakaret"den yargılandı, 1 ay 3 gün tutuklu kaldı ve sonunda beraat etti. 1947 yılı içinde; bütün bunlar olup biterken ve arada bir sürü tutuksuz muhakeme, üzerine saçma taneleri halinde gelirken, "Sabır Taşı" piyesiyle "C.H.P. Sanat Mükâfatı"nı kazandı. Ancak jürinin verdiği karar Parti Genel İdare Kurulu tarafından iptal edildi. Yine aynı yıl, Büyük Doğu'nun çıkmadığı kısa bir arada 3 sayılık mizah dergisini; "Borazan"ı çıkardı. 1948'de, Temyiz Mahkemesi, hakkındaki ilk ve meşhur beraat kararını, dünya adalet tarihinde görülmemiş tertiplerle bozdu. Bütün bir yıl geçimini, (ihtimal ki, üzerine Puccini'nin bir operası takılı pikapla, büyükbabası, Bâlâ rütbeli Maraşlı Hilmi Efendi'nin ceviz çerçeveli yağlı boya portresi hariç) evinde ne varsa son iskemleye kadar satarak temin etti. 1949 senesini; zevcesi, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle beraber küçük bir otel odasında karşıladı. Ağır Ceza Mahkemesi hakkında verdiği beraat kararında ısrar ederken, Büyük Doğu da kapana-çıka; fakat her defasında kaldığı yerden yoluna devam ediyordu. Bu yılın Ramazan ayında (28 Haziran) Büyük Doğu Cemiyeti'ni kurdu Şubat 1950'de Cemiyetin bir numaralı şubesi "Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti" açılır açılmaz Halk Partisinin duyduğu dehşet son haddine vardı. Açılışı yaptıktan sonra İstanbul'a dönüşünde bir yazı bahanesiyle tutuklandı, Türklüğe Hakaret Davasında verilmiş beraat kararı Temyize "tekrar ve topyekün" bozdurulur bozdurulmaz da (21 Nisan) hapse atıldı. 500 yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl'ın hayatındaki, "Türklüğe Hakaret Davası"nı da içine alan bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameleye..müstehak görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç berzahlardan geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir.
Kendi ifadesiyle; "İnönü, zamanın Adalet Bakanını çağırıp şu emri vermiş "Ne yaparsanız yapın bu adamı bertaraf edin!.." Temyiz mahkemesince bozulan fakat yine mahkemenin üzerinde ısrar ettiği Türklüğe Hakaret Davası'ndaki beraat hükmünü, Temyize bu sefer nihai olarak bozdurmak için 1 yıldır sarfedilen gayreti birdenbire hızlandırdılar. Vaziyet emindi. Doğrudan doğruya politikadan emir almak vaziyetinde kalan o zamanki Temyiz Mahkemesi bu hükmü nasılsa bozacaktı. Fakat hemen bertaraf edilmem için bir tevkif bahanesi bulmak lazımdı. Derhal buldular. Doğrudan doğruya partiye yönelttiğim bir hücumu hükümetin manevi şahsiyetine yönelmiş saydılar ve beni tevkif ettiler. Bu davadan hakimin huzuruna çıkar çıkmaz beraat ettiğim ve salıverilmeyi beklediğim gün, o anda yetiştirdikleri Temyiz'in bozma kararı üzerine beni bir mahkemeden diğer mahkemeye aktardılar. Temyiz'in bozma ve mahkemenin uyma kararı üzerine, beraat eden adamı, bu defa zevcesiyle birlikte tekrar hapse gönderdiler. Sırf taraflar teşekkül etsin de Temyiz'e hemen uyulabilsin diye, hamile ve hasta zevcemi, vahşice bir üslupla, yatağından kaldırıp öğleden evvelki mahkemeyi öğleden sonraya kadar bekletmek; ve -ben zevcemi yatağından kaldıramazlar, beni de mecburen salıverirler diye düşünürken- birdenbire hasta kadını mahkeme salonundan içeri itmek suretiyle, cihanda emsalsiz bir hak ve adalet hıyaneti tertiplediler. Halk Partisi idaresinin savcısına ve mahkemesine baskı derecesini gösteren bu misali, içindeki hak ve adalet hıyanetiyle birlikte, bu ve öbür dünyanın hesap günlerine havale ediyorum Demokrat Parti'nin seçimleri kazanmasının arkasından çıkan Af Kanuniyle 15 Temmuz'da serbest kaldı. Aynı yıl, üstüste, Cemiyet'in Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya, Diyarbakır şubelerini açtı. Vaziyeti eski iktidarı ürküttüğü kadar, yeni iktidara da hoş görünmemekteydi. Demokrat Parti'yi ilk kurulduğu andan itibaren bir muvazaa partisi, Adnan Menderes'i de Cumhuriyet devrinin seri malı Başbakanları arasında ilk ve yegâne ümit mevzuu olarak gördü. Partiyle Menderes'i ayıran bu görüşü kavrayamayanlar, onu, Demokrat Parti'nin propagandasını yapmakla suçlayacaklardı. Halbuki yeni iktidar Büyük Doğu Cemiyeti'ne duyduğu nefreti ve onu takip ve tarassut altında tuttuğunu bizzat Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu tarafından Meclis kürsüsünde dile getirmişti. 1949 yılının açtığı, gittikçe köpüren iftira ve lekeleme kampanyasının ve bu takip ve tarassutun bir neticesi halinde çok geçmeden basına "Kumarhane Baskını" diye akseden siyasi komplo tertiplendi (24.3.1951). Bu komplo üzerine Büyük Doğu'nun derhal toplatılan meşhur 54. SAYI'sını çıkardı. Bu sayıdaki bir yazısından dolayı tutuklanarak cezaevine atıldı. Çıkışında Büyük Doğu Cemiyeti'ni tasfiye etti. 1952'de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması (22 Kasım) ile başlayan hâdiseler, malum basının yaygarasiyle büyütüldü, genişledi ve nihayet onu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çekti. Bu günler, "şair - hapishâne ilişkisi"yle de başka örneklerden farklı olarak; o keskin ve gözükara fikir mizacının altındaki çok hassas ruhunu acıtan ve demir parmaklıklar arkasındaki 1 gününü 100 güne bedel kılan "dış tesirler" bakımından hayatının en ıstıraplı dönemidir. 11 Aralık 1952'de, bu hadise üzerine yayınladığı, şimdi "Müdafalarım" adlı eserinde yer alan "Maskenizi Yırtıyorum" isimli ünlü broşürle, 1943'ten beri başına gelenlerin ve bütün bu olup bitenlerin geniş bir muhasebesini yaptı. 12 Aralık 1952'de, yani Malatya hâdisesinden hemen sonra, daha önceki bir mahkûmiyetin infazı bahanesiyle atıldığı hapisten "taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek" isnadlariyle yargılandıktan sonra, 16 Aralık 1953'te Malatya Dâvasındaki suçsuzluğu (!) anlaşılmış olarak çıktı. 1951, 1952 ve 1956'da Büyük Doğu'yu günlük gazete olarak çıkardı. Büyük Doğu'nun tesiri o kadar büyük oluyordu ki, 1954 seçimlerinden önce, bir parti lideri yaptığı seçim konuşmalarında eline dergilerden çeşitli nüshalar alarak; "İşte Menderes, bu yobazlık âbidesine yardım eden adamdır. Onu ve partisini seçmeyin!.." diye propaganda yaptı. 1957'de de 8 ay 4 gün hapis yattı. Bu arada; hiçbir zaman ve mekan şartı aramaksızın sürekli yazıyor, değişik sahalarda zirve eserler vermeye devam ediyordu. Ata olan sevgisi ve biniciliği meşhurdu. 1958'de, Türkiye Jokey Kulübü'nün ısmarlamasiyle, belki de dünyada mevzuunun ilk örneği olarak, atı bütün ruhu, estetiği, tarihi ve felsefesiyle, şairane bir üslupla ele alan ve anlatan bir eser kaleme aldı.
Büyük Doğu'ların muazzam hücum devresi 1959'da, aleyhine o kadar dâva açılmıştı ki, bu dâvaların yarısı mahkûmiyetle neticelense 101 sene hapis yatması gerekecekti. Mahkûmiyet kararlarının hızla kesinleşmeye başladığı ve Başbakan'ın emriyle Niğde Cezaevinde kendisine tek kişilik konforlu (!) bir hücre hazırlandığı sırada 27 Mayıs 1960 İhtilali oldu. İhtilalin ilk radyo duyurularından birinde, zaten çıkmayan Büyük Doğu'nun kapatıldığı ilan edildi. 6 Haziran günü geceyarısı evinden alındı. 4.5 ay müddetle Balmumcu garnizonunda "gerekçesiz" tutulduktan ve yüzbaşılara varıncaya dek en ağır hakaretlere maruz bırakıldıktan sonra, Genel Affa rağmen, 5816 sayılı kanun sadece kendisi aleyhinde istisna tutulduğu için, "toplu tahliye" sebebiyle bayram yerine dönmüş Garnizon kapısına yanaşan; kaatilleri, ırz düşmanlarını taşımaya mahsus camsız, kırmızı renkte bir cezaevi arabasıyla Toptaşı Hapishanesine nakledildi. (15.10.1960) Ve 1.5 yıl içerde kaldı.
18 Aralık 1961'de tahliye edildikten sonra önünde iki yol açıldığını gördü; Ya her şeyden büsbütün el etek çekmek, yahut her şeye topyekün el uzatmak... Tercihi, demir hapishane kapılarından daha önce de salıverildiği günlerden farklı değildi. "Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter!.. Bu söz benim iman tarafım belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir. Yarabbi; nezdinde, kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek böyle bir iddiadan kemiklerim ürpererek kaydediyorum: Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana ne muazzam payedir! Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların hayatı gibi, meccânen, yoktan, tek liyakat ve istihkâkım olmadan verdin; ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisaniyle izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim?" Yani, yine ikinci yolu seçti. Kendini bulur gibi olunca Yeni İstiklal, bir müddet sonra da Çetin Emeç'in sahibi bulunduğu Son Posta gazetesinde başmakalelerine ve günlük fıkralarına başladı.
1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan "konferans çığırı" üzerinde evvela Salihli, İzmir; bir müddet sonra Erzurum, Van; daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus'ta konferanslar verdi. 1964'te Büyük Doğu'nun 11'inci devresini açtı. Adnan Menderesin aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin 1'inci sayısında neşrettiği "Zeybeğin Ölümü" şiirinden dolayı takibata uğradı. 1965'te "b.d. Fikir Kulübü"nü kurdu. Mart ayından başlayarak sırasiyle Adıyaman, Maraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kırıkkale ve Eskişehir'de konferanslar serisini sürdürürken, günlük çerçevelerine ve bazı eserlerinin tefrikasına da bir gazetede devam etti. "b.d. Fikir Kulübü" adına Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde verdiği bir konferans üzerine açılan dâvada, "Din esasına bağlı cemiyet kurmak" iddiasiyle yargılandı. Büyük Doğu'ların 1965 ve 1967 devrelerinde birçok defa "Hükümetin Manevi Şahsiyetini Tahkir" suçlamasiyle takibata uğradı. Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti ve Milli Birlik Komitesi dönemlerinin ardından, Adalet Partisi devr-i iktidarında da takip mevzuu olmaktan kurtulamadı.
27.12.1967 tarihli Büyük Doğu Dergisinde dönemin Başbakanı'nın (Demirel) kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınladı. "İdeolocya Örgüsü" isimli eseri, "Mümin/Kafir" diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle devamlı olarak suçlandı, sorgulandı, yargılandı. 1968'de "Vahidüddin" adlı eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk baskısını yaptıktan sonra takibata uğradı ve kitap toplatıldı. Eserde suç unsuru bulunmadığına dair bilirkişi raporu doğrultusunda Mahkeme, beraat kararı verdi. İleride, kararın Temyiz'e bozdurulması ve daha önceki kararın aksine mahkemenin bozma ilamına uymasiyle bu dâvadan da mahkûm olacak (28.11.1973) ve bir müddet sonra Af Kanunu çıkacağı için karar infaz edilemeyecekti. Ancak "Vahidüddin" eseri 2'nci baskısında hiçbir takibata uğramayıp "zaman aşımı"na gireceği halde, 1976'daki 3'üncü
baskısından sonra tekrar takibata uğrayacak ve en aşırı fikir düşmanlarının imzasını taşıyan bütün bilirkişi raporlarına rağmen hukuk anlayışı bakımından tarihte eşi az görülmüş bir mantık üzerine oturtulmuş 25 sahifelik bir kararla 1.5 yıl mahkûmiyetine sebep olacaktı. 1969 yılı içinde Erzincan, Antalya ve Alanya'da konferanslar verdi. Çeşitli tarihlerde muhtelif gazetelerde, başmakalelerine, fıkralarına ve bazı eserlerinin tefrikasına devam etti; tam sahife Ramazan yazıları kaleme aldı 1973 seçimlerinden sonra beliren; neredeyse, 1943'lerde "Sanatına yazık etti!" diyenlere, 30 sene sonra bambaşka bir açıdan hak verdirtecek siyasi tablo ve bu tabloyla birlikte artık iyice ortaya çıkan dini manzara karşısındaki üslûbunda, derin bir ıstırap ve inkisâr saklıdır: "Bir devirdi. O tarihlerde (40'lı yıllar) küfür, bütün müesseseleriyle bir buzdağı gibiydi. Ortalıkta hiçbir hareket mevcut değildi. Müslümanlık zindanı camilerden bir hıçkırık sesi bile gelmiyordu. Bu gafiller, adeta, "camie girebiliyorum ya, ne devlet!" gibilerinden seviniyorlar ve hadım olmanın oltasında mesut görünüyorlardı. Şimdi şucu bucu geçinen bazı zümrelere adını vermiş isimlerden hiçbirini görmek mümkün değildi. Derken, meydan açılır gibi olduktan sonra ortaya çıktılar ve kendilerine evliyalık süsü vermekten de kaçınmadılar. Biz ise, mahut buzdağını, karda avuçlarımızı hohlarcasına, ciğerlerimizden kopan sıcak nefeslerle eritmeye çalıştık ve galiba bunda müessir olduk. Fakat bu defa... Bu defa ortalık çamur kesildi ve şu andaki perişan manzara doğdu. Dahası ve en acısı, İslâm dava ve aksiyonunun bunlara izafe edilmesi, bunlarda göründüğü gibi zannedilmesi, İslâma aykırı cephenin bütün din hıncının bu beceriksizler üzerinde bir nevi boks talimi yastığına benzer bir avantaj kazanması ve İslâm davasını temsil gibi bir şeref ve ehliyetin, bu ehliyetsiz ellerde bilinmesidir!.. Biz, tam 30 yıl, tırnaklarımıza kan ve ciğerimize kaynar su oturmuş; bu netice için mi çalıştık, çabaladık, didindik, yırtındık, yıprandık, helak olduk?.. (1973)" Ve o yıl Hacca gitti. Aynı yıl, Fas'tan, Saraya çok yakın çevreden evine kadar gelen, ömrünün kalan kısmını bütün aile fertleriyle birlikte Fas'ta geçirmesi, yani bundan böyle Fas'ta yaşaması teklifini; gözlerini pencereden dışarıya, alakasız bir noktaya dikerek, küçük, çok küçük göz tikleri içinde sabırla dinledi. İlgisiz bir mevzu açarak cevap verdi. Yine aynı yıl, oğlu Mehmed'e Büyük Doğu Yayınevi'ni kurdurdu. Sonuna vasiyetini de eklediği "Esselâm" isimli manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına başladı. 1974'de, daha önce "Örümcek Ağı/1925", "Kaldırımlar / 1928", "Ben ve Ötesi / 1932", "Sonsuzluk Kervanı / 1955", "Çile / 1962" ve "Şiirlerim / 1969" adlarıyle yayınlanan şiir kitaplarını, "mal sahibi olarak" kendisini ifadelendirmeyen küçük ve kifayetsiz davranışlar şeklinde değerlendirirken, onları "özleştirerek, süzerek, ayıklayarak, düzelterek" yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; "Çile"de (1974 / Bütün Şiirleri) topladı. Böylece bu isim altında bütünleştirdiği şiirlerini, Türk Edebiyatına, "Şairliğimin tek ve eksiksiz kadrosu" diyerek armağan ederken, kitabın takdiminde, vasiyet niteliğindeki şu ifadeye yer verdi: "- İşte şiir kitabım bu, hepsi bukadar; ve bu kitaba gelinceyedek başka hiçbir şiir bana, adıma ve ruhuma maledilemez!" 1975 Ağustosunda, kabri Van'ın Arvas köyünde bulunan, mürşidinin mürşidi Seyyid Fehim Hazretlerini, bir yıl sonra da, onun da mürşidi Hakkari'nin Şemdinli Kazasının Nehri mevkiindeki Seyyid Tâhâ Hazretlerini ziyaret etti. 1975'de, Demokrat Parti döneminde, meydanlarda Büyük Doğu aleyhinde mitingler tertip ettirilen iki gençlik kuruluşundan biri olan Milli Türk Talebe Birliği tarafından Mücadelesinin 40. Yılı münasebetiyle bir "Jübile" tertiplendi. (23 Kasım) 1976'da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek "Rapor"ları, 1978'de de SON DEVRE Büyük Doğu dergisini çıkardı. 26 Mayıs1980'de Türk Edebiyat Vakfı tarafından "Şairler Sultanı" ve 1982 yılında yayınlanan "Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu" isimli eseri münasebetiyle de "Yılın Fikir ve Sanat Adamı" seçildi. 1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, "içinde 20 yıl müddetle bir protoplazma halinde yaşattığı İman ve İslâm Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için", bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapandı. Yeni bir Parti kurmak üzere bulunan ve ileride Devlet Başkanlığına kadar yükselecek olan Özal'ı, arzusu üzerine sık sık odasına kabul ederek fikirler not ettirdi, tavsiyelerde bulundu. Ömrünün son günleri, Erenköyündeki evinde aynı "küçük oda"da, yine kesinleşip infaz safhasına gelmiş; ve hayli ilerlemiş yaşına ve adlî tıp raporlarına rağmen devrin Devlet Başkanınca (Evren) af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiş 1.5 yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehditi altında; kitapları, yazıları, notları ve bir takım halis ve gerçek dostlariyle mahzun sohbetler içinde geçti. • Ve bir gece... Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece, (25 Mayıs 1983) yatağında doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa dikti. Ne gördü ki; pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdadı: "Demek böyle ölünürmüş!.." "Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. BİRİNİ... O, kim mi? Allahın Sevgilisi... Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz tâcı... Tek dâva O'nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı. Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahat saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat... Benim hayatım budur! Necip Fazıl Kısakürek
Batı kültürünün içinden yetişti. Saf şiir, sanat, edebiyat ve tefekkür yolundan geldi. 14. İslâm asrında; İslâmın asırlar sonra topyekûn muhasebesini yerine getirdi. 79 yıllık hayatı ve eserleriyle her dem, "hayal kanatları kan içinde" tek başına uçar gibi yaşadı. •
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 10/2/2007 - diriliş nesli şairine (sezai karakoç)
Edebiyat ve düşünce dünyasında yıldızlar vardır; bir ara yanıp sönerler ve yokluğun bağrında kaybolup giderler. Bir de zaman geçtikçe ışıltısı daha bir hissedilen kutup yıldızları vardır. Onlara bakarak yön bulursunuz. Sezai Karakoç, böyle kutuplardan biridir; her daim başvurulan bir kaynak, her dem kapısı çalınacak bir ocak.
Yıllar önce kutlu bir rüyanın peşine düştü o. Âlem-i misale yansıyan o muştuyu gizlemedi, okuruyla paylaştı. Diriliş üzerine bir destan yazdı. "Türedi Uygarlıklar"a karşı verilen bir mücadeleyi anlatıyordu bu destan. Bir medeniyet özlemiydi aynı zamanda. Onu duymak istemedi fildişi kulesinin sakinleri. Ancak, ses o kadar berrak ve o kadar gürdü ki, ma'şeri vicdanda yankılandı; yankılandıkça sonsuzlaştı. "Sürgün ülkeden başkentler başkenti"ne doğru yürüyordu şair. O yürüdükçe sesi yankılanıyordu istikbal şahikalarında. Bu haliyle o, asr-ı saadeti önceden haber veren Mekke'deki muştucu kâhinlerine benziyordu. Aynen onlar gibi duru bir ilhamı remizlerle, muştularla, sembollerle anlatıyordu. "Diriliş Nesli"nin destanıydı bu. Aklı gözüne inmişler için öyle bir nesil yoktu ortada ve kıyamete kadar da gelmeyecekti. Oysa mısralara, satırlara sıkıştırılmış her işaret, anlayan için bir beşaretti. O yüzden yıllar geçti; Karakoç imzalı hiçbir yazının, hiçbir şiirin mürekkebi kurumadı.
"Yağmur Duası"na çağırıyordu şair bizi ve haykırıyordu "ben geldim geleli açmadı gökler". Aslında bir neslin yazgısıydı yağmursuzluk. Kaht-ı ricalin susuz çöllerinden haykırıyordu ve "Yağmur duasına çıksaydık dostlar / Bulutlar yarılır, hava açardı" diyordu. Yağmur duasına ortak olacak "dostlar" bulmak hiç de kolay değildi. Renk körlüğüne maruz bir zümre onu hiç görmedi; görmek istemedi. İlham buudu, müstakbel medeniyet ufuklarını zorlayan bu düşünce adamına "sağcı", "muhafazakâr" gibi kalıplar aradı. Onu kendine ruhen yakın hissedenler ise kader çizgilerinin o coşkun iman ve ilhamla örtüştüğü noktayı tam tamına idrak edemedi. Aslında her büyük düşünce adamının kaderidir yalnızlık. O da kalabalıklar arasında yalnızlıklar yaşadı.
Mersiye geleneğinin modern avcıları Diriliş şairinin gurub etmesini bekliyordu pusu kurmuşçasına. Tam bu noktada ilginç bir hadise yaşandı. Kültür Bakanlığı "2006 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü"nü Sezai Karakoç'a verdi. Öteden beri merak edilen "Bu bakanlık ne işe yarar, turizm dışında iştigal alanı var mıdır, kültür politikası adına bir icraata sahip midir?" sorularını bertaraf etmek istercesine doğru bir seçim yapılmış oldu. Çünkü Sezai Karakoç, bu takdiri, hatta bunun ötesini çoktan hak etmişti. Duruşuyla hak etmişti, çilesiyle hak etmişti, sanatıyla hak etmişti.
Ömrünü düşünce çilesine adamış bir aydın var karşımızda. İlk günkü mehip tavrıyla şu anki duruşu arasında en küçük bir sapma emaresi göstermeyen bir diriliş öncüsüyle karşı karşıyayız. Bu gerçeği herkes ayan beyan görüyor bugün. Belki de bu nedenle Kültür Bakanlığı'nın teveccühüne hiçbir "kesim"den itiraz gelmedi. Herkes "Hak etti bu ödülü" demek zorunda kaldı. "Sağcı" yaftası yemiş herhangi bir şaire verilseydi bu ödül itirazlar yükselecekti. Böyle bir ödül Sezai Karakoç için az bile sayılır; çünkü o sadece iyi bir şair değil, dürüst bir entelektüel, kuşatıcı bir düşünce insanıdır. Nesiller üzerinde onun emeği vardır. Bu ülkenin has evladı, bu vatanın öz ilhamıdır Sezai Bey. Ondaki yerli hava ve millî dava, onun evrensel düşünce ufkunda dolaşmasına, orada fetihler yapmasına mani olmamıştır. Bakanlığın vesile olduğu bir noktayı göz ardı etmemek gerekiyor: Toplumun Sezai Karakoç'u yeniden keşfetmesi, Ruhun Dirilişi'ni, Kıyamet Aşısı'nı, Diriliş Nesli'nin Amentüsü'nü ve daha nice güzel eseri raflardan indirme zamanı gelmiştir artık. Hızırla Kırk Saat'i Zaman'a Adanmış Sözler'i, Taha'nın Kitabı / Gül Muştusu'nu yeniden çocuklarımızla paylaşma ihtiyacı ortaya çıkmıştır artık. Eminim yeni nesiller bu kutup yıldızını yeniden keşfederken Diriliş Nesli'nin semboller âleminden çıkıp varlık âlemine avdet ettiğini ruhlarında duyacak. "İşte diriliş budur" diyecekler...
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 10/2/2007 - KENDİNİ MİLLETİNE ADAYAN KAHRAMAN MEHMET AKİF ERSOY
Mehmet Akif Ersoy; fikirlerinden şiirlerine kadar, bütün hayatıyla, milletimiz ve şahsımız adına gurur duyacağımız bir kişidir. Çok yönlü bir şahsiyet olan Akif, bütün yeteneklerini milleti için harcamış bir kahramandır.
O, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde ders vermiş bir darülfünun hocası, İslamî ilimlere son derece vukûfiyeti olan bir İslam âlimi, Sırat-ı Müstakim dergisini çıkararak yazılarıyla halkı aydınlatan bir mütefekkir, Millî Mücadele yıllarındaki vaazlarıyla, birlik ve beraberlik ruhunu halkın gönlünde yerleştirmiş bir kahraman ve şiirleriyle de bu milletin gönlüne taht kurmuş bir ediptir.
Akif’in çocukluğunun geçtiği yıllar, milletçe yıkılış dönemlerimizdi. Akif, daha ilkokul yıllarındayken Rus harbi başlamış ve Osmanlı, yılların yorgunluğuna bir yorgunluk daha eklemişti.
Yıkılışların, çözülüşlerin, dökülüşlerin birbirini takip ettiği dönemde büyüyen bir insan, ne kadar şen şakrak olabilirse Akif de o kadar şen şakraktı. Aynı yıllarda Ahmet Haşim de: “Melâli bilmeyen nesle aşina değiliz.” demiyor muydu? Evet, o yıllar, milletçe yıkılış içinde olduğumuz dönemlerdi. O dönemlerde hüzün, üzerimizde bir aksesuar gibi durmuyordu; hayatımızın bir parçası hâline gelmişti. Yıllar sonra bile Hilmi Yavuz: “Hüzün ki bize en çok yakışandır.” diyecektir.
Hüznün varlığından, İslam âlemi olarak haberimiz vardı ama ilk kez bu kadar yakından tatmıştık bu duyguyu. O dönemde millî manevi duygular taşıyan herkes, bu duygunun ciğerleri sızlatan etkisini bütün varlığıyla hissetmişti. Sebeplerin sükût ettiği bir dönemde, ümit denilen duygunun varlığından dem vurmak çok zordu. “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah’ın rahmetinden ancak inanmayanlar ümidini keser!” ilahî beyanı olmasaydı, Müslümanların da ümitlenecek bir yanı kalmamıştı.
Derdin, çok genç yaşta olgunlaştırdığı kişilerden biridir Akif... Vakıa o, şiirlerinin tamamına yakınında ney gibi inlemiştir ama zinhar ümidini kesmemiştir.
“Serilmiş, secdemin inler durur yerlerde miracı/Semalardan gelir ummanların tehlili emvacı/Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah’ım/Bütün dünyayı inletsin, benim secdem, benim ahım.”
Safahat’ın birçok yerinde bu inilti duyulur. Mehmet Akif, İslam âleminin eğitim ve ıslahat yoluyla kalkınacağına inanıyordu. Zira eğitimsizliğin, yıllardan beri başımıza ne belalar açtığını biliyordu.
“Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sudan’a/Yeni bir medrese tesis edelim urbana/Daha üç beş de faziletli mücahit bulalım/Nesli tehzib ile ilâ ile meşgul olalım” diyecektir.
O, insanların eğitim almasını, özellikle çocuklarımızın okutulmasını istiyordu. Kendi ülkemizde, kendi evladımızın, gözümüzün içine baka baka yabancı okullarda okuyarak elimizden kaçmasını hazmedemiyordu. Sırat-ı Müstakim’de yazdığı “Yabancı Okullar Meselesi” isimli bir yazıda bu meseleyi şöyle ele alır:
“Biz ne hamiyetsiz adamlar, ne vazifesiz babalarız ki mevcut mekteplerimizi işe yarar bir hâle getirmek, yahut yeniden adamakıllı müesseseler yapmak tarafına hiç yanaşmıyoruz da istikbalimizi teşkil edecek ciğerparelerimizin terbiyesini o istikbalin hayalinden bile ürken birtakım yabancılara bırakıyoruz!
Zengin, orta hâlli ve züğürt, elhasıl hepimiz mektepsizlikten, hepimiz maarifsizlikten şikâyet ediyoruz. Fakat hiçbirimiz bu derdin çaresini bulmak istemiyoruz. Yedi bacanak gidiyorlarmış, saatlerce süren sükût canlarını sıkmış. “Bir adam olsa da laf etsek!” demişler.. Biz de tıpkı böyleyiz. Milyonlarca herif bir yere toplanmışız. “Ah bir hayır sahibi çıksa da çocuklarımız için mektep açsa!” diyoruz.”
Okula ve eğitime duyulan ihtiyaç ortadaydı. Bu ihtiyaç, Akif’ten önce var olduğu gibi, Akif’ten sonra da var olmuştur. Bugün aynı şeye ihtiyaç duymuyor muyuz? Hâlâ insanımızın eğitimsizliğinden dem vurmuyor muyuz? Hâlâ kız çocuklarımızı okutup okutmamayı tartışmıyor muyuz?
Batı’ya ilim tahsili için giden çocuklarımız, bir baltaya sap olamamışlar, üstelik kendi kimliklerini de unutmuşlardı. Aynı teşebbüs Rusya için de denenmişti. Rusya’ya giden nesil de başka bir kimliğe bürünmüştü. Akif, aslı bir vaaz olan “Süleymaniye Kürsüsü’nde” isimli şiirinin bir yerinde bu konuya şöyle parmak basar:
“Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne/Acırım tükrüğe billahi tükürsem yüzüne/Demiş olsaydı eğer: Kızlara mektep lazım/Şu kadar vermelisin, kahrolayım kaçmazdım/ Din için, millet için iş görecek alçağa bak/Dini payimâl edecek, milleti Ruslaştıracak/Bunu Moskof da yapar, şimdi rıza gösterelim/Başka bir marifetin varsa haber ver, görelim.”
Yine Sırat-ı Müstakim dergisinde çıkan, “Gelecek Nesillerin Eğitimi Nasıl Olmalı?” isimli bir başka yazıda, eğitim meselesini şöyle ele alır:
“Çocuklarımıza kendi terbiyemizi vermeye kalkışırsak cinayet işlemiş oluruz. (Burada “kendi terbiyemiz” sözüyle kastettiği, kendi yaş grubu, kendi kuşağıdır. Yoksa millî manevi terbiyenin dışında bir şey değildir.) İlmi, doğrudan doğruya Peygamberimiz’den öğrenen Hazreti Ali diyor ki: ‘Ciğerparelerinize yalnız kendi terbiyenizi giydirmeye çalışmayınız. Unutmayınız ki onlar, sizin yaşamakta olduğunuz zamandan başka bir zaman için yaratılmışlardır.’ İçimizde tahsil hayatının ne acıklı bir surette geçip gittiğini hatırlamayan kimse var mı? Malumat namına kafamıza doldurduğumuz şeylerden ne istifade ettik? Düşünüyorum da sekiz yaşında ezberlediğim birçok ibareyi ancak otuz yıl sonra anlayabildim! Tabii on beş yaşlarında iken okuduklarımı anlayabilmeye ömrüm yetmeyecek!”
Problemi, alıp bugünkü şablona oturtursak tıpatıp uyacaktır. Bugün bizler, hâlâ aynı sıkıntılardan dert yanmıyor muyuz? Hâlâ eğitim meselesini tartışmıyor muyuz? Hâlâ eğitimde lüzumsuz şeylerle kafanın meşgul edildiğini dillendiriyor muyuz dillendirmiyor muyuz? İşte Akif budur! Akif, kuru gürültüye pabuç bırakmamıştır; lüzumsuz şeylerin lakırtısını yapmamıştır. Üniversite yıllarından itibaren hep milletimizin, insanımızın ve dinimizin derdiyle dertlenmiştir. Akif’i büyük yapan da budur.
Akif, iman abidesi bir şahsiyettir. O, sadece Müslüman olduğunu söyleyen bir insan değil, dinin emirlerine uyan bir insandı. Dinî ilimleri çok iyi biliyordu. Dinî meselelerin, onun düşünce dünyasında çok önemli bir yeri vardır. Din, Akif için vazgeçilmez bir unsurdur. Bu duygu yüklü, hoşgörü timsali şahsiyet, dinine saldırı söz konusu olduğunda son derece sert ve haşin bir hâl alıyordu. “Fen getirsinler” diye Rusya’ya gönderilen, fakat Akif’in ifadesiyle “züppeleşip” dönen ve dine dil uzatan bu kimselere, Akif şu sözlerle karşılık verir:
“Hâli ıslah edecekler, diyerek kaç senedir/Bekleyip durduğumuz züppelerin tavrı nedir?/Geldi bir tanesi akşam, hezeyanlar kustu/Dövüyordum, bereket versin edepsiz sustu/Bir selâmet yolu varmış, o da neymiş: Mutlak/Dini kökten kazımak, sonra evet Ruslaşmak/ O zaman iş bitecekmiş, o zaman kızlarımız/Şu tutundukları gayet kaba, pek manasız/Örtüden sıyrılacak, sonra da erkeklerden/Analık ilmi tahsil edecekmiş, zaten/Müslümanlar o sebepten bu sefalette imiş/Ki kadın sosyete bilmezmiş, esarette imiş/Din için, millet için iş görecek alçağa bak/Dini payimâl edecek, milleti Ruslaştıracak”
Akif, Tevfik Fikret’le yollarını, sırf bu dinî hassasiyetinden dolayı ayırmıştır. Tevfik Fikret, 28 Nisan 1905’te “Tarih-i Kadim” adlı 212 mısralık bir manzume neşreder. Her şeye kin ve nefret duyan şair, tarihten başlayarak, insanlarca kutsal ve yüce bilinen her şeye hücum ettiği manzumesini, Allah’ın varlığını inkâr ederek bitirir.
Tevfik Fikret’in şöhreti ve ustaca yazılmış şiirin kuvvetli tesiri, o zamanın, dinî bilgi ve duygulardan uzak kalmış aydınları üzerinde derin izler bırakır ve bu manzume, din aleyhtarı faaliyetler için, istismar vesilesi olur.
Akif’in cevap yazmasına sebep olan ve ona: “Sabilerin yüreğinden kopardı imanı” dedirten de işte bu tesirdir.
“Her şeref yapma, her saadet piç/Her şeyin ibtidası ahiri hiç/Din şehid ister, asuman kurban/Her zaman her tarafta kan, kan, kan!/Kahramanlık, esası kan vahşet/Beldeler çiğne, ordular mahvet/Kes, kopar, kır, sürükle, ez, yak, yık/Ne “aman” bil, ne “ah” işit, ne “yazık.”
Akif, bu 212 mısralık manzumeye dört mısra ile cevap verir:
“Serseri: Hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok/Feylesof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok/Şimdi Allah’a söver... Sonra biraz bol para ver/Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!”
Akif’in bu mısralarını hazmedemeyen Fikret, iki yıl aradan sonra seksen mısralık bir cevap yazar. Bu manzumesini kaleme aldıktan dokuz ay sonra 19 Ağustos 1915’te ölür. Fikret, kaleme aldığı bu “Zeyl”de aynı fikirlerini daha açık ve şiddetli olarak ifade eder. Fikret, kendisinin de vaktiyle, Akif gibi cami cami dolaştığını, namaz kıldığını, cennet ve cehenneme inandığını söyleyerek şöyle devam ediyordu:
“Ben de âşıktım ezan nağmesine/Bir koşardım ki o Allah sesine/Ben de tesbîh ü dua savm ü salât/Hepsini hepsini yaptım, heyhât!/Çünkü telkinlere aldanmıştım/ Kandığın şeylere hep kanmıştım/............./Sevdim Allah’ı da Peygamber’i de/O alay kaldı bugün hep geride.”
Fikret’in ölümünden iki sene sonra Akif, Sırat-ı Müstakim’de Fikret için 98 mısralık bir cevap yazar. Bu cevap edebiyatımızda, dinsizlik adına taassup gösterip halkın manevi değerlerine saldıranlara verilmiş bir cevap olarak yerini almıştır.
Esasen bu meselede, Akif’i kızdıran ve cevap vermeye mecbur bırakan şey, Fikret’in dini reddetmesi değil, Müslüman bir toplumda yaşadığı hâlde, o toplumu bir arada tutan temel değerlere saldırması; bunu yaparken toplumda meydana gelecek çözülmeyi düşünmemesi ve dindarların en hassas oldukları hususlarda, onların inançlarıyla son derece çirkin bir şekilde alay etmesiydi.
“Tarih-i Kadim” gibi “Zeyl” de din aleyhtarları üzerinde derin tesirler bırakmıştır. 1928’de Latin harflerinin kabulünden sonra ilk yayınlanan kitaplardan biri de “Tarih- i Kadim” olmuştur.
Akif, cevap olarak yazdığı bu doksan sekiz mısralık manzumenin bir bölümünde şöyle der:
“Savurdu pencereden havruz uğratırcasına/Gelip gelip tıkanan levsi pis karihasına/Boşandı yerlere küfrün bir öyle murdarı/Ki bağlayıp ebediyyet ipiyle asarı/Süpürge yapsalar imkânı yok temizleyemez/Bütün cihanı dolaş: Garb’ı, Şark’ı, her yeri gez.../Görür müsün bakalım böyle bir kuduz ilhad/Ki ferşi çiğneyerek Arş’a hırlasın? Heyhat/Cinayetin bu şenaat kadar mülevvesini/İşitmek istemez insan, değil ki görmesini.”
Akif’in, Fikret’le ilk tanışmasını Mithat Cemal Kuntay’ın hatıralarından dinleyelim: “Akif, Fikret’le ilk kez Darülfünun’da görüştü. Meşrutiyette ikisi de orada hocaydı. Akif’e: ‘Sende nasıl bir izlenim bıraktı Fikret? dedim.’ Akif: ‘Sevemedim bu adamı.’ dedi. Nedenini de anlattı: ‘Benim gibi ilk görüştüğü adama, yirmi senelik arkadaşlarını çekiştirdi...’ Bu tuhafıma gitti. İnanmıyacaktım: Fakat Akif söylüyordu, istemeye istemeye inandım. Aradan birkaç sene geçti. Fikret’i ilk defa görüyordum. Ve ilk defa gördüğüm Fikret, bana da yirmi senelik arkadaşlarını çekiştiriyordu. Bu doğrulanan arkadaş faslından sonra Akif, artık Fikret’in ismini bir daha ağzına almadı. Fikret’in “Tarih-i Kadim”i ortaya çıktıktan sonra ise: ‘Bu adam Peygamberime sövdü. Babama sövse affederdim, fakat Peygamberime sövmek... Bunu ölürüm de hazmetmem’ diyordu.”
Akif, mukaddesatına düşkün bir insandı. İnsanların düşüncelerine ve inançlarına saygı duyar, kendi düşünce ve inançlarına da saygı duyulmasını isterdi. Onun yanında, onun dinine söz söylenemezdi.
Akif, dostlarına karşı çok vefalıydı. Birisini dost edindi mi, ömür boyu bu dostluğu devam ederdi. Cemal Kuntay, bu konuyla ilgili bir hatırasında şöyle der:
“Mehmed Akif, Baytar Mektebi’nde birlikte okudukları ve sevdiği arkadaşı İslimyeli Hasan Tahsin Bey ile karşılıklı andlaşmışlar ve hayatta kalanın, daha önce ölenin ailesine bakacağına dair söz vermişlerdi. Hasan Bey, Edirne Baytar Müfettişi bulunduğu sırada 1910 yılında vefat edince, Akif Bey –her zaman olduğu gibi– sözünde durarak merhumun üç çocuğunun bakımını üzerine almıştı.”
Akif, ileri görüşlü bir insandı. Dünya siyasetiyle ilgilenir ve hadiselerin akışını takip ederdi. Berlin’de yaşanan bir olay, Emin Erişirgil’in hatıralarında şöyle geçer:
“Akif Bey’in, Berlin dönüşünde, Yahudiler hakkındaki tespiti ve “Nazi”leri haber veren şu sözleri, dikkatinin keskinliğini yeteri kadar anlatacaktır: ‘Berlin’de karşıma hep Yahudiler çıktı. Banka, borsa, kitap, musiki her şey Yahudilerin elinde. Vesikasız ekmek, tereyağı da öyle. Korkarım, bu memleket bir gün onlardan hesap soracak!”
Nitekim bu hesabı daha sonra Hitler sormuştur.
Mehmet Akif, mütevazı bir şahsiyetti. Gururu sevmez, yanında bulunan herhangi birisi kendisini övdüğünde, utancından kıpkırmızı olurdu. Gururlananları sevmez, gururlandıkları zaman, lafı yüzlerine söylemekten çekinmezdi. Bir gün, sarıklı bir molla Paris’e gider. Gelince, mollanın üzerindeki gururu gören Akif, ona şöyle der: “Siz, Paris’e gitmeden önce millete Fatih Cami’nin minaresinden bakıyordunuz, şimdi Eyfel Kulesi’nden bakıyorsunuz.”
Akif’in, milleti adına yaptığı bütün görüşmelerde ve seyahatlerde ne kadar ağır bir sorumluluk duygusu taşıdığını, Berlin’deki hayatına şahit olan gazeteci Habip Edip Törehan, şöyle nakleder:
“Ben bundan tam kırk sene evvel bir talebe olarak Berlin’de bulunurken şair Mehmet Akif’in Berlin’e geldiğini duymuştum. Onu ismen ve eserleri ile tanırdım. Babam, merhum Halil Edip’in şair olması hasebiyle dostlukları fazla bulunmasına rağmen kendisini şahsen tanımıyordum.
Berlin’in işlek bir tren istasyonunun karşısında ikinci sınıf ve mütevazı bir otelde oturduğunu haber aldım ve ziyaretine gittim. Babamın ismini söylediğim vakit bana çok büyük iltifat etti. O günden itibaren her gün kendisine uğruyor, günlük Alman gazetelerinde bizi alakadar eden haberleri tercüme ederek bildiriyordum.
Kendisinin söylediğine göre, Alman hariciyesi ona da muhteşem bir otelde büyük bir daire tahsis etmiş, fakat şair Mehmet Akif bunu reddetmişti.
Berlin’e gelmesinin maksadı: O zaman Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile müttefik bulunduğumuzdan Arapça beyanname yazılıyor ve bunlar uçaklarla Fransız ordusundaki Müslüman askerlerinin bulunduğu yerlere atılıyordu. (...) Bu beyannameleri şair Akif, Arapça olarak kaleme alıyordu...
Almanlar’ın kendisine muhteşem bir hayat sürmesini teklif ettikleri zaman: ‘Çok müteessirim ki burada sizin ücretini verdiğiniz otelde oturuyor ve yemek masraflarını da size ödetiyorum. Bu parayı vermeme imkân yoktur, eğer bu imkâna sahip olsaydım size beş para ödetmezdim, onun için en asgarî masrafı yapmak mecburiyetindeyim, benim gördüğüm hizmet yalnız size değil, sizinle müşterek olan memleketime aittir.’ demiştir.
Ben bir talebe olduğumdan kendisine fazla davetler yapamıyordum, fakat o, en basit şeylerle iktifa ediyordu. Bir gün akşam yemeğini bulunduğu otelde yerken beni de davet etmişti. Ben yemek listesinde en basit ve oldukça ucuz bir şey ısmarlamış ve bununla iktifa etmiştim. Yemek bittikten sonra garson hesabı getirdi. Çünkü her defasında o, hesap pusulasını imza ediyormuş. Bana tercüme ettirerek garsona bu hesaptan benim masrafımı çıkarmasını, onu kendisi ödeyeceğini bildirdi. Garson buna lüzum olmadığını söylediği hâlde şair Akif ısrar etti ve çantasında bulunan birkaç marktan benim yemek paramı ödedi.”
Akif, Berlin’de bulunduğu yıllarda bile hep Çanakkale’yi düşünüyordu. Bir gün Berlin’de yanında bulunan Binbaşı Ömer Lütfi Bey’e:
—Ömer Bey, ne olacak bu Çanakkale’nin hâli? der.
Ömer Bey de:
—Durum hiç iç açıcı değil. Bir fevkalâdelik zuhur etmezse savaş tekniğiyle kurtuluş ümidi yok, der.
Akif, bu söz üzerine çocuk gibi ağlar. Zira Ömer Lütfi Bey’in tespitiyle, onun Çanakkale için, askerî kuralla yapılacak herhangi bir açıklamaya tahammülü yoktu. O, “Çanakkale, katiyyen geçilemez. Düşman, bu milleti çiğneyemez!” sözünü duymak istiyordu.
Akif, sözünün eriydi. Bu, onun en belirgin özelliğiydi. Fatin Gökmen’in yaşadığı olay, bu konuda fikir vermek için yeterlidir.
“Ben Vaniköyü’nde oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu bir hava oldu ki her tarafı sel götürdü. Merhum yürümeyi severdi. Bu havada karadan gelemeyeceğini düşündüm. Normal zamandan biraz önce gelen vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir hâlde gelmiş, beni evde bulamayınca hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış, “Selâm söyle” demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş! Ertesi gün kendisini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim, dinlemedi. “Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi. Benimle tam altı ay konuşmadı.”
Ahde vefa, peygamber ahlakıdır. Zira Peygamberimiz de kendisiyle sözleşip sözünü unutan bir insanı üç gün beklemiştir. Söz, senettir. Verilen sözü tutmamak bir iman zaafıdır.
Mehmet Akif, davet üzerine, birinci meclisin açılışından bir gün sonra 24 Nisan 1920’de Ankara’ya varır. Akif’in Ankara’ya gelişi, gazetelerden duyurulur. Akif, geldikten bir hafta sonra cuma günü Hacı Bayram Camii’nde halka ilk vaazını verir ve halkı, Kuvayı Milliye’ye katılması için cihada davet eder.
Akif’in vaazları etkisini göstermiştir. Milli Mücadele’ye destek verme konusunda tereddüt yaşayan insanlar, Akif’in dindar ve âlim kimliğine güvenerek Kuvayı Milliye’ye destek vermeye başlarlar. Akif, Anadolu’yu dolaşmaya başlar. Eşref Edip’le birlikte Balıkesir’e giderler. Akif, cuma namazından sonra Zağnos Paşa Camii’nde kürsüye çıkar. “Ey Müslümanlar!” hitabından sonra şu şiirini okur:
“Cihan alt üst olurken, seyre baktın, öyle durdun da/Bugün bir serserisin, derbedersin kendi yurdunda.”
Akif, Ankara’ya geldikten sonra Anadolu’nun birçok ilini dolaşır ve her ilin ileri gelenleriyle konuşup onları Millî Mücadele’ye destek vermeye çağırır. Akif’le birlikte dolaşan oğlu Emin, karşılaştığı bir hatırasını şöyle anlatır:
“Eskişehir’de, Osman Bey isminde çok zengin bir insanın evinde kaldık. Bu zat, Millî Mücadele’ye destek vermek istiyordu fakat kayınpederini ikna edememişti. Babam, aslen Tatar olan, bu son derece sofu ihtiyara birden tesir etti. Bu savaşın çok önemli bir cihat olduğuna onu ikna etti.”
Mehmet Akif’in, Millî Mücadele yıllarında Kastamonu’daki Nasrullah Camii’nde verdiği vaaz son derece önemli ve etkileyicidir. Bu vaazın büyük bir kısmı, o zamanki Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlanmıştır. Bu vaaz için M. Emin Erişirgil şöyle der:
“Kurtuluş Savaşı’nda, halkın ve onu gerçekleştiren büyük adamların inancını en açık şekilde gösteren yazılı belge, sanırım Atatürk’ün “Nutuk” isimli eserinden sonra, Akif’in Nasrullah Camii’ndeki bu vaazıdır.”
Mehmet Akif’in Müslüman Anadolu halkı üzerinde büyük tesiri vardı. Onun gerçek bir dindar, katıksız bir vatansever ve halis bir mücahit olduğunu bilen Müslüman aydınlar ve halk, ona tam bir güven beslemekteydiler. Gerçekten de Akif bu güvene layıktı ve geçmişi olduğu gibi, yaşadığı hâl de bunun şahidi idi.
Kastamonu hitabesi sırasında Mehmed Akif Bey, kırk yedi yaşında bulunuyordu. O sabah, yanında taşıdığı kitabın ne olduğunu soran Kastamonulu Hafız Ömer Efendi’ye Akif, şu cevabı verir:
“Tefsir-i Celâleyn’dir. Bunu daima yanımda taşır, Kur’an-ı Kerim gibi okurum. Şimdiye kadar on sekiz defa hatmettim. Şimdi on dokuzuncu hatme devam ediyorum.”
Eşref Edip’in anlattığına göre, Kastamonu dönüşünde Mustafa Kemal Paşa, ikisini de yanına davet etmiş, onlara manevi cephenin kuvvetlenmesinde Sırat-ı Müstakim kadar büyük rol oynayan başka bir basın organı olmadığını söylemiş ve ikisine de minnettarlıklarını ifade etmiştir.
Sakarya Savaşı sırasında, düşmanın Ankara’ya yaklaşması üzerine meclisin Kayseri’ye nakli gündeme gelir. Bu fikre karşı çıkanların başında Akif yer alır. Akif, böyle bir düşüncenin, halk üzerinde olumsuz etki yapacağını söyler ve meclisin taşınmasını engeller. Bu arada milletvekillerinin aileleri Kayseri’ye nakledilir, Ali Şükrü Paşa ile birlikte ailesini gönderen Akif, oğlu Emin’i yanına alır. Oğlunu da göndermesini isteyenlere: “Benim öldüğüm yerde, vatan için oğlum da ölsün!” cevabını verir.
Mehmet Akif, çok sevdiği arkadaşı, deniz kurmay binbaşı Ali Şükrü Bey’in, 1923 Martında öldürülmesinden sonra, meclisten soğur. İki ay sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a döner. Aynı yılın ekim ayında, Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak Mısır’a gider, 1924 baharında Türkiye’ye gelir, sonra kışı Abbas Halim Paşa’nın yanında geçirmek üzere tekrar Mısır’a gider. 1925’in Mayıs’ında yurda döndüğü zaman en yakın arkadaşı Eşref Edip’in, “isyana teşvik” suçuyla, İstiklal Mahkemeleri’nde idamla yargılandığını öğrenir. Bu sırada Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an-ı Kerim tercümesi ve meali yazdırmak için kolları sıvar. Tefsiri, Elmalılı merhum Muhammed Hamdi Yazır’a, tercümeyi de Akif’e vermek isterler. Akif kabul etmek istemezse de ısrarlara dayanamaz; adına “meal” denmek ve Elmalılı’nın tefsirinin yanında verilmek şartıyla teklifi kabul eder. Bu iş için tahsis edilen 6 bin liradan, bin lirayı alır ve imza atar. 1926’da başladığı çalışmasını 1929’da bitirir. O sıralarda Kur’an-ı Kerim’in Türkçe okunması çalışmaları yapılmaktadır. Akif, Mısır’dan bu çalışmaları takip eder. 1932 Ramazan’ının Kadir Gecesi’nde Ayasofya Camii’nde Kur’an-ı Kerim yerine, tercümesi okunur; Ramazan’ın son cumasında ise smokinli olarak Süleymaniye minberinden hutbe okuyan Sadettin Kaynak’ın resmi gazetelerde yayınlanır. Bunun üzerine Akif, tercümesinin Kur’an-ı Kerim yerine konulacağından endişe ederek, aldığı bin lirayı iade eder ve tercümeyi vermez.
Mehmed Akif, 1936’da hastalanarak yurda dönerken, Kur’an-ı Kerim mealini, müderris dostu Yozgatlı İhsan Efendi’ye bırakır. “Dönersem alırım, dönmezsem, yakarsın.” diye vasiyet eder.
Mehmed Akif’in vefatından sonra kendisinden meali soran, almak ve bastırmak isteyenlere, “Yaktım!” diyen İhsan Efendi, Akif merhumun mealini yakmaya kıyamamış; onun defterlerini ayrıca kendisi temize çekip ciltleterek iki nüshayı birlikte saklamıştı... İhsan Efendi, 15 Temmuz 1961’de Kahire’de vefat etti. Daha önce oğlu Ekmeleddin’e –vasiyeti yerine getirmek endişesiyle olmalı– sadece Akif’in defterlerinin yakılmasını işaret etmişse de vefatından sonra ortaya çıkan her iki nüsha, orada bulunan İbrahim Sabri Bey’in zorlayıcı ısrarı sonucu –birkaç Türk talebenin de bulunduğu bir sırada– maalesef yakılır. Bu üzücü olay, orada bulunanların aldıkları karar üzere, uzun zaman saklı tutulur; nihayet 1992 yılında, olayın şahitlerinden İsmail Hakkı Şengüler Bey tarafından açıklanır.
Akif, 1925’te, Mısır’a son gidişinde on seneyi aşkın bir sene ülkeye hiç gelmez. Bu süre içinde Mısır’da sıkıntılı bir hayat yaşadığını, Eşref Edip’e yazdığı bir mektubundan anlıyoruz:
“Eşref, başıma dolamak istediğin işi başarmak için her şeyden evvel nakit, vakit, vukuf lazımdır. Ben eşimin senelerden beri devam eden hastalığı, memleketin de pahalılığı dolayısıyla fevkalade sıkıntı çekiyorum. Çok zamanlar Hilvan’dan Mısır’a inmek için yol parası bulamıyorum...”
Hastalığı ilerleyen Akif, nihayet 1936 Haziran’ında yurda dönmek üzere vapurla yola çıkar. Yanında hanımı vardır. Vapur Çanakkale’den geçerken, Akif gözyaşlarını tutamaz. İstanbul’un camileri görününce, Akif’in gözleri tekrar dolar.
Yurda döndükten sonra, Abbas Halim Paşa’nın Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanına yerleştirilen Akif, tedavi görürse de sıhhatine kavuşamaz ve 27 Aralık 1936 gününün akşamı vefat eder. Cenazesi, Beyazıt Camii’ne getirilir. Vefat haberi karşısında resmî kurum ve kuruluşlar, en ufak bir girişimde bulunmazlar. O zamanlar Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olan Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in yanısıra, Mithat Cemal Kuntay ve merhum edebiyat profesörü Abdülkadir Karahan gibi bazı öğrenciler, Akif’in cenazesinin Beyazıt Camii’ne geleceğini haber alırlar. Cami avlusunda beklemeye başlarlar. Namaz vakti yaklaşmasına rağmen herhangi bir hareketlilik göremezler. Bir süre sonra caminin dışındaki lokantanın önüne bir cenaze arabası yanaşır. İki kişi, üstünde örtü bile olmayan bir tabutu indirmeye çalışırlar. Cami avlusunda, Akif’in cenazesini bekleyen o birkaç üniversite öğrencisi, tabutun fakir ve örtüsüz hâline acıyıp yardım etmek isterler. Cenazenin yanına yaklaşınca, örtüsüz ve kimsesiz tabutun Mehmet Akif Ersoy’a ait olduğunu öğrenirler ve ağlamaya başlarlar. İçlerinden birisi koşa koşa lokantanın bayrağını alıp getirir ve vatan şairinin üzerine örter. Namaz vaktine kadar olan kısa süre içinde yüzlerce üniversiteli vatanperver öğrenci, Akif’in cenazesinde buluşur. Cenaze, musalla taşında beklerken üzeri ay yıldızlı bayraklarla süslenir. Cenaze merasiminde, bir tek resmî kişi ve kuruluş yer almaz. Vatan şairinin tabutu, üniversiteli gençlerin omuzları üzerinde, Edirnekapı Şehitliği’ne kadar taşınır. Akif’in cenazesi başında, gür sesleriyle İstiklâl Marşı söyleyen gençler, daha sonra tekbirlerle cenazeyi defnederler.
Mehmet Akif Ersoy, hayatı boyunca yoksulluk içinde yaşadı. Vatanının işgal edildiği bir dönemde, gece gündüz hem inledi hem de mücadele etti. Şiirlerinde ideal bir nesli canlandırdı ve adına “Asım’ın Nesli” dedi. Bu nesil, yine Akif’in ifadesiyle: “Eskiyi, eski olduğu için atmayacak, yeniyi de yeni olduğu için almayacaktı. Faydalı olanı alacak, zararlı olanı atacaktı. O, batının fen ve tekniğini alıp kendi ülkesine hizmet edecek bir nesli şiirleştirmişti. Bu nesil, bir yandan Kur’an’ı, asrın idrakine söylettirmeli, zaman ihtiyarladıkça Kur’an’ın gençleştiğini görmeli, diğer yandan da, fen ve teknoloji adına ortaya koyduğu projelerle dünya çapında ödüller ve madalyalar almalıydı. Akif, bu neslin hasretini çekti. Kafası fen ve teknolojiye uyumlu, kalbi Çanakkale’yi kazananlar kadar inanç ve imanla dolu bir nesil olmalıydı bu.
Gerek sorumluluk duygusuyla, gerekse milletini temsil etme yönüyle dünyanın imrendiği bu nesil yetişmeye başlamıştır. Fecr-i sadığın horozları çoktan ötmüştür. Anadolu’nun bağrında, Çanakkale’de akan kanların suladığı gül fidanları çoktan büyümüştür. Akif’in gözyaşlarını dindirecek ve ruhunu şad edecek olan bu neslin; ülkesini, dünya muvazenesinde layık olduğu yere taşıyacağı ümidini besliyor, vefatı gününde kendisini bir kere daha rahmetle anıyoruz.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|